Kübra Ünsaç Hakkında

1967 yılında Erzurum Uzundere'de doğan Kübra Ünsaç, sanat yolculuğuna moda tasarımı alanında aldığı stilistlik ve modelistlik eğitimiyle başladı. Bağdat Caddesi'nde kurduğu Stil Moda Evi'nde Sisley, Benetton ve Vakko gibi markalara koleksiyon tasarımları ile ilgili çalışmalarında form, oran ve estetik kurgu üzerine sunduğu tasarımlar kabul görerek kendisiyle iş birliği yapılmıştır.
Aynı dönemde; Musiki Eğitim Vakfı Kurucusu ve Başkanı Sn. Fikret Erkaya' dan 4 yıl klasik Türk musikisi, solfej, nota ve usul, Kanûnî Taner Sayaç'dan da kanun dersleri almıştır. Bu eğitimler, sanatçının matematiksel yapı düşüncesini işitsel alanda derinleştirmiştir.
Gelenekselden beslenen hat, tezhip ve minyatür sanatçısı olan Ünsaç'ın pratiğinin merkezinde, “resmin matematiği” olarak tanımladığı iç düzen yer alır. Celî sülüsde hattın omurga, oran ve ritim ilişkilerini çözümleyerek yazıyı soyut bir form dilinde yeniden istiflemiş; yazının matematiksel yapısını müzikteki karşılığıyla eşleştirerek metni doğrudan notaya dönüştürmüştür. Hat sanatında görsel ve işitsel alanı aynı yapısal sistem içinde buluşturan bu yaklaşımı, sanat alanında özgün ve öncü bir buluş olarak bestecilik yönünü de ortaya çıkarmış olup dünyada ilk ve tek örnektir.
Sanatçının çalışmalarında zemin, boyanan bir yüzey değil; katmanlar hâlinde inşa edilen mimarî bir yapı olarak ele alınır. On dokuz katmana ulaşan bu kurgu içinde boşluk–doluluk dengesi, renk ilişkileri ve görsel hiyerarşi matematiksel bir bütünlük oluşturur. Rengin taşıyıcı bir unsur olarak "yapı kurucu" rol üstlenmesi; tezhip, hat, ve minyatür yüzeyine dair yerleşik uygulamaların ötesine geçen özgün bir yöntemdir.
Hat, tezhip ve minyatürü aynı hakikatin farklı dilleri olarak değerlendiren Ünsaç' ın Dört Boyutlu Anamorfik Esma-i Hüsnâ çalışması da bu yaklaşımın önemli bir uzantısıdır, dünyada ilk ve tektir. Eserin tek bir bakış noktasına bağlı kalmadan her açıdan yeni anlam üretmesi ve dijital ortama uyarlanabilir kurgusu, bu alanda gerçekleştirilen özgün yorumlardan biri olarak öne çıkar. Sanatçı için kalıcılık, biçimsel gösterişten değil; matematiksel tutarlılık, ritim ve içsel dengeden doğar. Tüm bu özellikler; dünyada pek çok ilke imza atan Sayın Kübra Ünsaç'ın sanat yelpazesindeki özelliklerinden yalnızca birkaçıdır.
Sanat Feslefesi
Sanat benim için biçimin estetiğinden önce, hakikatin doğru kurulmasıdır. Doğru kurulmamış bir yapı, ne kadar göz alıcı olursa olsun ayakta duramaz. Nasıl ki bir cümlenin doğru ya da yalan olduğu, kelimelerin süsünden değil, iç tutarlılığından ve niyetin berraklığından anlaşılırsa; bir eserin doğruluğu da yüzeyinde değil, taşıyıcı sisteminde kendini ele verir. Ben buna resmin matematiği derim. Bu matematik, rakamların soğuk dili değil; eserin iç düzeni, ahlâkı ve vicdanıdır. İçeride bir yerde ölçü şaşarsa, dışarıda mutlaka bir sızıntı olur; eser sırıtır.
Resim bir dildir. Görsel bir dildir. Ama bu dil, kelimeler gibi kendini saklamayı bilmez.
Masumiyetle konuşur. Bir çocuğun eline kalem verdiğinizde ondan yazmasını istemezsiniz; çizmesini istersiniz. Çünkü çizgi, iç sesin filtresiz hâlidir. İnsan kelimeyle gizleyebilir; çizgiyle gizleyemez. Resim, insanın iç dünyasını açığa çıkarır: korkuyu, merhameti, kibri, sevgiyi, yorgunluğu… Soyut benim için tam da bu yüzden bir kaçış alanı değil, en dürüst anlatım biçimidir. Figür yoksa, saklanacak yer de yoktur. Geriye yalnızca oran, denge, ritim ve matematik kalır.
Benim sanat pratiğimin merkezinde, hattı soyuta dönüştürmek vardır. Özellikle celî sülüs hattı, yalnızca okunacak bir metin olarak ele alınmaz. Harfin omurgasını, genişleme–daralma oranlarını, ağırlık merkezini, iç ritmini çözerim. Harf artık yalnızca anlam taşıyan bir işaret değil, hesaplanabilir bir yapı hâline gelir. Yazıyı, soyut bir form dili içinde yeniden kurarım.
Okunur olmaktan çıkmaz ama okunmanın ötesine geçer.
Bu noktada matematik, yalnızca görsel denge kurmaz; ritim üretir. İşte benim sanatımda asıl kırılma burada başlar. Yazının kurduğu matematiksel yapı, kendi karşılığını müzikte bulur. Bu matematiği çözdüğümde, yazdığım metinlerin karşısında müzikteki ismini tespit ederim ve bu ismi doğrudan notaya dönüştürürüm. Böylece yazı, yalnızca görülen bir yapı olmaktan çıkar; işitilen bir dile dönüşür. Metin, sessiz bir müzik gibi okunabilir hâle gelir. Bu yaklaşım, celî sülüs hattın matematiğinden yola çıkarak yazıyı doğrudan notaya çeviren, benim sanat pratiğimde bir ilktir.
Bu dönüşüm, yüzeyde değil, derinde kurulur. Ben zemin boyamam. Zemin benim için ayrı bir kat boya değildir. Zemin, eserin içine örülen bir katmanlar mimarisidir. Çalışmalarım katmanlarla inşa edilir; on dokuz katmana kadar çıkan bir yapı kurarım. Hattı olduğu gibi yazarım, istifini kurarım. Yazı, kendi matematiğiyle yerini bulur. Zemin, yazının etrafında, arasında ve içinden geçen katmanlarla oluşur. Katmanlar süs değildir; yapının taşıyıcılarıdır.
Her katmanda yeniden hesap yapılır: büyüklük–küçüklük oranı, doluluk–boşluk dengesi, görsel hiyerarşi… Gözün nerede duracağı, nerede hızlanacağı, nerede nefes alacağı bilinçli olarak belirlenir. Doluluk bir adım fazla olursa yapı boğulur; boşluk gereğinden fazla bırakılırsa anlam dağılır. Hiyerarşi bozulursa göz şaşırır. Bu yüzden soyut, serbest bir alan değil; yüksek disiplin isteyen bir alandır.
Renk bu disiplinin en hassas terazisidir. Renk olmadan olmaz. Ama renk, benim işlerimde tek başına var olmaz; kardeşlik ilişkisi içinde var olur. Her renk, diğerinin varlığını kabul ederek durur. Tek bir renkte uyumsuzluk, tek bir geçişte hoyratlık, bütün yapıyı çökertebilir. Çünkü renk yalnızca estetik bir tercih değil, yapısal bir unsurdur. Yanlış bir renk oranı, yanlış bir matematik hesabı kadar yıkıcıdır. Ritim bozulduğunda resim susar.
Hat, tezhip ve minyatür benim için ayrı disiplinler değildir. Bunlar aynı hakikatin farklı dilleridir. Hat, insan bedeninin matematiğinden doğar; nefesi ve omurgası vardır. Tezhip ise iki boyutlu bir düşünme biçimidir; bir çiçeğin yatay ve dikey eksenlerdeki kesişiminden doğan matematiksel düzene dayanır. Tezhipte ikilik yoktur, öteki yoktur. Her unsur karşıtlık kurmak için değil, birbirini tamamlamak için vardır. Bu yüzden tezhip özü itibarıyla soyut bir anlatımdır. Figür değil, düzen anlatır; ayrım değil, cem hâli üretir.
Tezhipte görülen rokoko ve barok etkiler de bu bağlamda okunmalıdır. Bunlar biçimsel bir öykünme değil, nebatattan beslenen, doğadaki kıvrımı, açılımı ve ritmi inceleyen anlayışlardır. Işık–gölge, dramatik bir karşıtlık yaratmak için değil; hafifletilerek, yüzeyi ağırlaştırmadan derinliği inceltmek için kullanılır. Amaç hacim vermek değil, ritmi görünür kılmaktır.
Minyatür ise şifreli bir anlatımdır; doğrudan söylemeden anlatmanın yoludur. Perspektifi reddetmesi bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü tek bir bakış noktasını dayatmaz; anlamı çoğaltır. Üçü de iki boyutludur ama anlamları sonsuzdur. Ve üçü de özünde soyuttur.
Soyutun kaynağını yalnızca Batı'dan bekleyen bakış, benim içimde hep eksik kalır. Çünkü soyut dediğimiz şey, bu coğrafyada “yeni” değildir; kadimdir. Anadolu'nun dili, özü anlatma cesaretini çok erken öğrenmiştir. Bu damar yok sayılarak, geçmiş “yok” kabul edilerek geleceğe yürünemez. Geçmiş, bugünü geriye çeken bir ağırlık değil; görme yetisini büyüten bir mercektir. Benim yaptığım, bu merceği parlatmaktır; ama onu dondurmak değil, sürekli geliştirmektir. Çünkü sanat, evveli ve âhiri olan bir cümle değil; sürekli konuşan, sürekli genişleyen bir dildir.
Bu düşünce beni dört boyutlu Anamorfik Esma-ül Hüsna çalışmasına götürdü. Eser tek bir noktadan okunmaz; her tarafından bakıldığında başka bir anlam açılır. Bakış açısını dayatmaz; görmek isteyene kendini açar. Aynı zamanda dijital ortama uyumlu bir maket olarak tasarlanmıştır; bu dili yalnızca bugüne değil, gelecek kuşaklara da taşıyabilmek için.
Burada zanaatkârlık ile sanat arasındaki ayrımı özellikle önemserim. Zanaatkârlık “nasıl”ın bilgisidir; sanat “niçin”in. Kalıcı olan da budur.
Bir iş bittiğinde “tamam” diyebilmem için dışarıdan alkış değil, içeriden bir sessizlik gerekir. Matematik itiraz etmiyorsa, katmanlar birbirini taşıyorsa, renkler kavga etmiyorsa ve yapı hem görselde hem işitselde yaşamaya devam ediyorsa… eser artık benden bağımsız yürüyebiliyordur.
Sanat, konuşmadan önce çizilmiş olan o ilk dili hatırlamaktır. Gösterişle değil, iç düzenle ayakta duran bir dil. Benim derdim de tam olarak budur teşekkür ederim